Share
selcuk.aral 9:51am, 13 December 2008
000000
Soldan ikinci Bahnhof-Mustafa, en sagdaki ben.

Kapuska veya Bahnhof-Mustafa

Icimden bir his beni dürtüklüyor: 2001 Senesinden beri kullanmadigim, rafta diger kitaplarin arasinda duran, icersinde yüzlerce (daha cok oyuncu, idareci, hakem vs.) adres ve telefon numarasi bulunan defterimi alip karistirmami söylüyor. Bir kac yapragi cevirmemle birlikte, gözüme bir telefon numarasi takiliyor: Atilla Ünalp.

Atilla benim gibi antrenörlük (futbol) yapan, Almanya’ya ayni günlerde geldigim, fakat bir kac sene sonra tekrar Türkiye’ye dönmeye karar veren cok sevdigim, samimi arkadasim Mustafa’nin (kücügü) kardesi.

Atilla ile en son nerede, ve ne zaman konustugumuzu bile hatirlamiyorum. Ama cok uzun bir zaman olmali. Acaba telefon numarasi hala gecerli mi?* diye düsünüyor ve bir denemeye karar veriyorum. Numaralarin tuslarina basmamla birlikte Atilla karsimda.

Hal-hatir, hos-bes’ten sonra bana *Ben de Türkiye’den yeni geldim !* diyor. Hoppala… Izin mevsimi (yaz) degil *Hayirdir insallah!* deyip, sözüme *Atilla, bizim MISTIK napiyor, haber aliyormusun?* diye devam ediyorum. Sesinin biraz pütürlü ve catlak ciktigini hissediyorum. Bir an sessizlik oluyor. *Atilla, ordamisin, ne var, ne oldu?* diye soruyorum.

*Mustafa, sizlere ömür …* , her sey aniden ve cabuk oldu. Sekeri vardi. Bana insaat’ta fenalastigi ve hastahaneye kaldirildigi bildirildi. Ben Ankara’ya ulasana kadar ruhunu teslim etmisti. *Cenazeyi kaldirdik ve ben tekrar geriye döndüm* diye lafina devam ediyor. Bas sagligi diliyorum. Biraz daha sohbet ettikten sonra tekrar ayriliyoruz.

Telefonu kapatmamla birlikte, sok olusumun siddeti artiyor, kendimi tutamiyorum, gözlerimden yaslar dökülüyor. Hanim olayi öteki odadan farkedip merakla yanima geliyor. Olup biteni bilmek istiyor, anlatiyorum.

Mustafa ile hemen hemen ayni tarihlerde (70 kisi) Almanya’ya geliyoruz. Grup icersinde üc tane Mustafa var birbirinden ayirtedebilmek icin her birisine bir lâkap takiyorum. Bunlardan namazinda-niyazinda (saf-kann Lâz) olan Mustafa’ya (simdi hatirlamadigim bir sebepten) *Cinci Mustafa* diyorum.

Ikinci Mustafa bizden bir kac yas daha yasli, hafif dökülmeye baslayan saclarinin aksine, kalin ve yanaklarina kadar düsen favorileri olan, biraz göbekli, kilik-kiyafet ve davranislariyla Amerikan flimlerindeki tipik bankerleri andiran bir adam. Türkiyede gece-kulübü calistirmis, en mükemmel kokteylleri ismiyle-cismiyle taniyan bir kisi. Ona *Pavyon-Mustafa* adini koyuyorum.

Ücüncü (benim arkadasim) Mustafa’ya *Bahnhof-Mustafa* adini takiyorum. Bahnhof Almanca’da Tren-istasyonu anlamina geliyor. O tarihlerde bütün (kro) Türklerin biraraya geldikleri, bulustuklari yer istasyonlar. Mustafa’ya muziplik olsun diye Türkiye’ye gittigimde *Babalide* kartvizit bastirtiyorum. Mustafa Ünalp, Pforzheim-Bahnhof, Ptesi-Cuma: 17-19, Ctesi-Pazar ve Bayram Günleri: 10-18, Soldan, 2. Kanape. Hahaha…

Bir sey ile mesgul olmak istiyorum. Kendimi mutfaga atiyorum. Kapiyi kapatip, müzigi (sesini en az benim oglan kadar) aciyorum. Lisanini bilmedigim, son derece melankolik bir sekilde, bir kadin Arapca söylüyor.

Bir taraftan soganlari soyarken, diger taraftan gözlerimden yaslar, sicim gibi kivrila kivrila, yanaklarimdan ceneme variyor. Buna soganin yakici etkisinin sebep olmadigini biliyorum. Hanima ilk defa olarak bol acili, zeytin yagli bir *Kapuska* pisiriyorum. Aklimdan *rahmetli anne’cim beni görse inanmaz* diye geciyor. Cünkü cocuklugumda bana *pirasayla-kapuskayi vermeyinde neyi verirseniz verin* diyen benim.

Aslinda lahana *Sauerkraut* Almanlarin en cok yedigi hatta ikinci dünya savasindan sonra hakaret (negatif sembol) olarak bile kullanilan bir deyimdir. Yalniz onlar lahanayi, tel tel ince bir sekilde kesilmis olarak ve eksi (tursu) olarak yerler. Bu benim yaptigim tabiki bol salcali Akdeniz mutfagi.

Aslinda Selcu’gun yemekleri etraftan cok begenilir. Nasil yaptigimi sorup, tarifini almak isteyenlere: Her zaman ayni cevabi veririm: Yaptigin yemegin icersine herseyden önce en az karabiber, tuzu (yani baharati) kadar *bir kac tutam’da sevgi atmalisin* derim. Bence *yirmi dakika’da yenilecek bir yemek icin iki saat ugrasmam* mantigiyla yapilan yemek *haslak* olur.

Herneyse yemegi atesin altina (pardon üstüne) sürmemle birlikte tekrar telefona sarilip Atilla’yi ariyorum. Icinde oldugum sok’tan hala cikamadigimdan behsediyorum. Cevap veremedigim (bulamadigim) iki sualden bahsediyorum.

1) Mustafa’nin bu genc yasinda, aniden neden bizleri terk etmesi gerektigi;
2) Yillardir kiyida kösede duran, dokunup, el sürmedigim bu deftere, beni hangi kuvvetin cagirmis oldugu.

Her ikisinede cevap veremeyecegim icin Mustafa’ya Allah’tan rahmet, ailesine sabir dilerken, siz okuyucularimin da böyle acilari (kacis olmadigina göre) mümkün oldugu kadar, gec’inden tatmalarini diliyorum.

Selcuk Aral

NOT:
Inanin kendim pisirdigim icin söylemiyorum: Kapuska en az rahmetli annemin pisirdigi kadar lezzetli olmustu.
Groups Beta